2012’de iki ülke arasındaki en önemli eksiklik, kapsamı açıkça belirlenmiş askerî bir ittifaktı. Şuşa Beyannamesi bu boşluğu büyük ölçüde doldurdu. Şimdi sırada enerji hatlarından fiber optik ağlara uzanan ortak altyapıyı koruyacak güvenlik mimarisi var.
Elimde 2012 basımı bir kitap var: Azerbaycan–Türkiye: Dostluk, Kardeşlik ve Strateji Ortaklık.
Kitapta Dr. Nazim Cafersoy ile Araz Aslanlı’nın kaleme aldığı “Türkiye–Azerbaycan Askerî İlişkileri” başlıklı makale, bugünden bakıldığında âdeta geleceğe bırakılmış bir tutanak niteliğinde.
Yazarlar, sonuç bölümünde önemli bir eksikliğe dikkat çekiyordu: İki ülke arasında geniş kapsamlı, askerî ittifak niteliğinde bir anlaşma hâlâ imzalanmamıştı. Onlara göre bu artık bir tercih değil, zorunluluktu.
Aradan on dört yıl geçti. O boşluk büyük ölçüde doldu. Fakat nasıl dolduğunu anlayabilmek için nereden geldiğimize bakmak gerekiyor.
Diplomatik destek vardı, askerî karşılığı sınırlıydı
İkili askerî ilişkilerin resmî başlangıcı 1992’ye dayanıyor. Askerî eğitim anlaşmaları imzalandı, Türk subayları Azerbaycan ordusunun teşkilatlanmasına katkı sağladı, Azerbaycanlı öğrenciler Türk askerî okullarında eğitim gördü.
Ancak işgal yıllarında Azerbaycan’ın Türkiye’den beklediği askerî destek ile alabildiği destek arasında belirgin bir fark vardı. Makalede anlatılan Kelbecer örneği bu burukluğu özetliyor: Yaralıların taşınması için istenen helikopter desteğinden sonuç alınamamıştı.
Türkiye aynı dönemde Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü uluslararası platformlarda savunuyor, konuyu NATO gündemine taşıyor ve diplomatik çözüm arayışlarına destek veriyordu.
Kısacası destek vardı; ancak Bakü’nün beklediği biçimde askerî değil, ağırlıklı olarak diplomatikti.
24 Ağustos 2001’de Türk Yıldızları’nın Bakü semalarında gerçekleştirdiği gösteri bu nedenle sıradan bir uçuş olarak görülmedi. Azerbaycan ile İran arasındaki gerginliğin arttığı bir dönemde yapılan gösteriyi bir milyondan fazla kişi izledi.
Yeni bir silah sistemi verilmemişti ama Azerbaycan halkının yalnız olmadığına dair inancı güçlenmişti. Caydırıcılık bazen füzeden önce algıyla başlar.
Kâğıttaki ittifaktan Şuşa’ya
16 Ağustos 2010’da imzalanan Stratejik Ortaklık ve Karşılıklı Yardım Anlaşması, önemli bir dönüm noktasıydı. Taraflardan biri silahlı saldırıya uğrarsa askerî imkânların kullanılması da dâhil olmak üzere karşılıklı yardım öngörülüyordu.
Ancak yardımın biçimi, kapsamı ve uygulama mekanizmaları yeterince açık değildi. İttifak iradesi vardı; sahada nasıl işleyeceği belirsizdi.
2020’deki 44 günlük İkinci Karabağ Savaşı, yıllar boyunca oluşturulan askerî iş birliğinin Azerbaycan’ın kapasitesine nasıl dönüştüğünü gösterdi. Türkiye’nin siyasi desteğinin yanı sıra askerî eğitim, ortak tatbikatlar, doktrin yakınlaşması ve savunma sanayii alanındaki iş birliği sahada karşılık buldu.
Ardından 15 Haziran 2021’de Cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan ile İlham Aliyev, Şuşa Beyannamesi’ni imzaladı. İlişkiler stratejik ortaklıktan müttefiklik seviyesine taşındı.
2012’de eksiklik olarak gösterilen başlıklar Şuşa’da karşılığını buldu: Silahlı kuvvetlerin modernizasyonu, ortak tatbikatlar, birlikte çalışabilirlik, savunma teknolojileri ve ortak üretim…
Bir akademik makaledeki önerilerin on yıl dolmadan devletlerin imza defterine girmesi sık rastlanan bir durum değildir.
Koridor çağının görünmeyen cephesi
Bugün Güney Kafkasya’nın gündemi yalnızca cepheler değil, bağlantı hatlarıdır.
8 Ağustos 2025’te Washington’da imzalanan ortak deklarasyon ve paraflanan barış anlaşması metni, bölgenin önünde yeni bir dönem açtı. Azerbaycan ana karası ile Nahçıvan arasında kurulması planlanan bağlantı, TRIPP adıyla yeni bir çerçeveye kavuştu. AGİT Minsk Süreci de aynı yıl tamamen kapatıldı.
Bakü–Tiflis–Ceyhan, Bakü–Tiflis–Erzurum, TANAP, Bakü–Tiflis–Kars ve şimdi Zengezur/TRIPP…
Korunması gereken artık yalnızca bir boru hattı değil; enerji, demiryolu, elektrik, gümrük ve fiber optik ağlardan oluşan çok katmanlı bir altyapı zinciri.
2012’de askerî güvenlik denildiğinde akla tank, uçak ve tugay geliyordu. Bugün bir koridorun en kırılgan noktası, enerji altyapısını yöneten bir SCADA sistemi veya fiber optik güzergâh olabilir.
Bir tank sınırı geçmeden de enerji akışı durdurulabilir. Bir siber saldırı demiryolu sinyalizasyonunu, gümrük sistemini veya elektrik dağıtım merkezini işlevsiz bırakabilir.
Bu nedenle Türkiye–Azerbaycan iş birliğinin bir sonraki doğal katmanı; ortak tehdit istihbaratı, siber tatbikatlar, acil müdahale protokolleri ve kritik altyapılarda ortak güvenlik standartları olmalıdır.
İzmir’den bakınca
İZAZDER’in kurucularından biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu ilişkinin asıl gücü, protokollerden önce insanlardan geliyor.
Çanakkale’ye giden Azerbaycanlı gönüllülerden Bakü’nün kurtuluşuna yürüyen Türk askerlerine, Kurtuluş Savaşı için gönderilen yardımlardan 44 günlük savaş sırasında İzmir sokaklarında dalgalanan üç renkli bayraklara kadar uzanan ortak bir hafızamız var.
Ancak hafıza, kurumun yerini tutmaz. Kardeşlik irade oluşturur; fakat güvenlik sistemini kendi başına kurmaz.
Şuşa Beyannamesi dev bir adımdır, ancak son adım değildir.
Bir millet, iki devlet…
Şimdi sırada, ortak koridoru ayakta tutacak ortak güvenlik mühendisliği var.
Bu yazıda, Cavid Veliyev, Reşat Resullu ve Kenan Aslanlı’nın editörlüğünde yayımlanan “Azerbaycan–Türkiye: Dostluk, Kardeşlik ve Strateji Ortaklık” adlı kitaptaki Dr. Nazim Cafersoy ve Araz Aslanlı imzalı “Türkiye–Azerbaycan Askerî İlişkileri” makalesinden yararlanılmıştır.















