2025, Türkiye’ye sabah gibi gelmedi.
Daha çok uykusuz bir gecenin içinden sızan, adı konmamış bir vakit gibiydi.
Saatler çalışıyordu ama zaman ilerlemiyordu;
çünkü bu ülkede artık zaman değil, insanlar yoruluyordu.
Şehirler konuşuyordu bu yıl.
Beton, çatlaklarından sızan eski sevinçleri anlatıyordu.
Duvarlar afiş değil, sessizliği taşıyordu.
Bir balkon demirine asılmış çamaşır,
bütün ekonomi raporlarından daha dürüst duruyordu rüzgârda.
Türkiye, 2025’te kendini aynada uzun uzun süzdü.
Yüzünde çok şey vardı:
erken büyümüş çocukların gölgesi,
geç kalmış adaletin izi,
söylenememiş sözlerin kırışıklığı.
Ama en çok da beklemekten çökmüş omuzlar.
Bu yıl umut, yüksek sesle çağrılmadı.
Fısıltıyla dolaştı.
Bir defterin arka sayfasında,
yarım bırakılmış bir mektupta,
“şimdilik” diye ertelenmiş hayallerin cebinde saklandı.
Gençlik, bir kuş sürüsü gibi durdu ülkenin üzerinde.
Ne konacak dal bulabildi,
ne göğe karışacak cesareti.
Kanatları vardı ama rüzgâr hep karşıdan esti.
Bazıları uçtu, bazıları baktı;
kalanların gözlerinde uzak bir deniz kabardı.
Devlet ağırdı bu yıl.
Bir dağ gibi.
Gölgesi serindi belki ama
altında büyüyen hiçbir şey güneşi tanımıyordu.
Sözler yankı yaptı,
anlam yerini bulamadı.
Ve halk…
Halk, konuşmaktan vazgeçmedi;
sadece kelimelerini içine çekti.
Çünkü bu toprakta insanlar bilir:
Her söz söylenmez,
bazı sözler taşınır.
2025’te en çok taşınan şey, sabırdı.
Ceplerde, gözaltlarında,
çocukların sessiz sorularında.
Sabır bir erdem olmaktan çıkıp
bir hayatta kalma biçimine dönüştü.
Ama yine de, bu ülke tamamen karanlığa teslim olmadı.
Bir çay buğusunda,
gece yarısı yakılan bir lambada,
kimseye duyurulmadan yapılan bir iyilikte
ısrarla yanan küçük bir ateş kaldı.
Türkiye, 2025’te şunu hatırladı:
Işık bazen yol göstermez;
sadece henüz bitmediğimizi söyler.
Yıl bitti.
Takvim kapandı.
Ama mesele yıl değildi zaten.
Mesele, bu ülkenin hâlâ
kendi kalbini duymak istemesiydi.















