Misak-ı Milli sınırları içerisinde tesis olunan ülke Türkiye Cumhuriyeti adını aldı. Bir Kurtuluş Savaşı kazanımıdır “Türkiye Cumhuriyeti”. Kurtuluş savaşını yurdun her yöresinden, her din, her mezhep, her milliyetten insanımız beraber, el ele omuz omuza yürütmüştü şüphesiz. Sınırları savaşla çizilen bu ülkenin tüm yurttaşları eşit haklarla, eşit ödevlerle bağlıdır vatana.
Kurucu irade yönünü muhasır medeniyetlerden yana tarif etmiştir. Ortak hukuk 1921 anayasasıyla tesis olunmuş, çağdaşlaşma, modernizm hedeflenmiştir. İngiliz Sanayi devrimine ve Fransız siyasi devrimine uzak kalan Osmanlı İmparatorluğunun insan ve toprak kaybından dersler alınmıştır. Milli sanayi hamlesi ve devlet biçimi olarak Cumhuriyetin seçilmesi bunun en bariz örnekleridir.
Bu yolda pek çok zorlukla karşılaşılması kaçınılmazdı. 1. Dünya savaşı yorgunluğunu atan her emperyal devlet, genç cumhuriyeti sabote etmek, kendi rotalarına sokmak için türlü oyunlardan geri durmamıştır. Çok partili hayata geçmek için yapılan denemeler akamete uğramış eski düzendeki avantajlarını kaybetmiş olanlar içten, kurtuluş savaşıyla yenilgiye uğratılan dış güçler kaldıkları yerden saldırılarına devam etmiştir.
Mustafa Kemal’in erken ölümü, ardından gelen ve dünyayı kana bulayan 2. Dünya savaşı modernleşme yolculuğunu zaman zaman durdurmuş, kimi zaman da yavaşlatmıştır. Çok partili hayata geçiş beraberinde geri dönüş sinyallerini vermiştir. Demokrat Parti, uluslararası emperyalizmle bir taraftan borç ilişkisi kurarken diğer yandan ülke içinde cemaatleri oy deposu haline getirmek için tavizler verip ittifaklar kurmuştur.
Burada tarihe bir not düşmek gerekiyor; Postmodernizm kavramını ilk defa kullanan Arnold Toynbee, modern dönemin 1. Dünya savaşıyla bittiğini ifade etmektedir. Başkaca düşünürler ise modern dönemin 1943’te bitiğini, postmodern uygulamaların ise 2.Dünya savaşı sonrası uygulanmaya başladığını savunur. Demokrat Parti kuruluşu ve uygulamalarının bu tarihten sonra gerçekleşmesi basit bir tesadüf olmasa gerek. Modern ulus kavramı yerine mikro milliyetçiliği tetikleyecek uygulamalar, inanç özgürlüğü gibi lanse edilen gericiliğin önünün açılması başka neyle açıklanabilir? Burjuvazi kendine ihanet mi etmiştir, yoksa 50 yıl sonra “turuncu devrimler - Arap baharı” gibi ülkeleri parçalayan eylemlerin alt yapısını hazırlayan projenin tohumlarını mı atmıştır? Malumumuz üzere 20 yıldır Büyük Ortadoğu Projesinin Eş Başkanı tarafından yönetiliyoruz.
Bugünün sağ partileri aynı yoldan benzer metotlarla yürüyor. Saldırdıkları tek partili dönem CHP’sinde, gelişimi dönüşümü sabote edenlerin daha sonra Demokrat Partili olduklarını görüyoruz. Ne hikmetse bugünün şark kurnazları, CHP’yi sabote edenleri, o politikalardan sorumlu tutmazken, Demokrat Partide aynı kişileri ilahlaştırma çelişkisinde bir beis görmüyorlar.
CHP’nin ve CHP’lilerin kendilerine biçilen role, ideolojik manipülasyonlara itibar etmesi mümkün değildir. Dünya, bölünmüş bir Türkiye, cemaatler eliyle uyuşturulmuş bir ülke isteyebilir. Post modern söylemler bazılarının hoşuna da gidebilir. Ama 1921 anayasasının ışığında kardeşçe yaşayan çeşitli din ve milletten insanımızın ihtiyacı, kalkınmış modern bir ülkedir.
Mustafa Kemal’in kurduğu Laik Cumhuriyet; “Kimsesizlerin kimsesidir”. Modern dünya insan merkezli bir Dünyadır. Eksik ne varsa, bu yolda tamamlanamamış ne kaldıysa tamamlamak ödevimizdir. Yine Mustafa Kemal’in kurduğu modernist CHP, sosyal demokrasiden ödün vermeden yaşamaya ve Laik, Demokratik Cumhuriyeti yaşatmaya devam edecektir.
Postmodern sayıltının dinci ayağı laikliği, mikro milliyetçi ayağı Misak-ı milliyi ilga etmeye teşebbüs ede dursun barış içerisinde kardeşçe yaşayan yurttaşlarımızın din ve vicdan hürriyetinin teminatı da Cumhuriyetimizin ve partimizin kurucu aklı Mustafa Kemalin yoludur.
O’nun hayalini gerçekleştirmek birinci ödevimizdir.














