Kent (şehir); nüfusunun çoğu ticaret, sanayi ya da hizmet alanında çalışan, tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı olarak tanımlanıyor. Türkiye demografisinde kuruluşundan itibaren görülen en önemli değişim kentleşme oranıdır.
1927 yılında nüfusun yüzde 76’sı kırsal, yüzde 24’ü kentsel alanlarda yaşarken, bugün bu oran tam tersine dönmüştür. Kente göç etmek zorunda kalanlar, köy yaşamlarını anımsadıklarında özlem duyarlar.
Atatürk’ün bir konuşmasında "Köylü milletin efendisidir’’ diye onurlandırdığı ve Köy Enstitülerinde Ziraat Marşında "Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz; Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz" şeklinde nakaratla övünçle söylenen marştaki aktör olan fedakâr güzel köylümüz zaman geçtikçe maalesef sanayileşmenin çarkları arasında ezilmiş ve göçe mahkûm olmuştu. İradesi dışında, ekonomik şartlar kente göçe zorladığından, köy yaşamı kente göç etmiş köylü için hep bir hasrettir. Hep o şartlarda yaşamayı aradığından bazıları o alışkanlıklarını kentte de sürdürür.
Marks ve Engels’in 1848 yılında yayımlanan ‘’Komünist Manifesto’’ kitabında ikiye ayırdığı toplumu, Burjuva (kapitalist sınıf) ve Proletarya (ücretli emekçi sınıf yani işçi ve köylü) olarak adlandırmıştı. Burjuvazi; insanoğlunun kişisel değerini değişim değerine dönüştürmüş ve onca kazanılmış, geri alınmaz özgürlüğün yerine, vicdansız serbest ticareti getirmiştir, diye de tanımlarlar. Ve iddiaları; dinsel ve siyasal aldatmacanın peçesi ardına gizlenen sömürünün yerine çırılçıplak, utanmaz, acımasız sömürünün geldiği üzerinedir. Serbest Ticaret ile dinci ve siyasi aldatmacaların bittiğini söyleseler de istisna olarak bizler güzel ülkemizde hepsinin bir arada olduğunu görme ayrıcalığı ve mutluluğunu (!) yaşıyoruz.
Sanayileşmenin dayanılmaz cazibesi veya zorlaması ile köyleri boşaltan köylümüzün köyündeki yaşamdan kent yaşamına geçebilmesi doğal olarak zaman alacaktır. Ancak bu zamanın en kısa sürede olması ile kaynaşma, dayanışma ve bütünleşmenin o kadar sancısız olması da doğaldır. Fazla kuralcı olmayan bir yaşamdan kuralların yoğun olduğu yeni bir yaşamın içine girmenin mutlaka zorlukları olacaktır.
Ancak; kurallara uymak ta insanların birlikte yaşamalarının mutlak bir gereğidir. Her konuda duygudaşlık yapıldığında zaten kurallara uymada ve benimsemede sorun olmayacaktır. Köy kültürünün sevgiye dayanan imecesinin devam ettirilmesi yanında kentin doğasına uygun hareket etmek yaşanılan yerde huzur bulmanın anahtarı olacaktır.
5393 kanun numaralı Belediye Kanununun 13. Maddesi hemşeri hukukunu içerirken, hemşeri tanımında haklı olarak memleketi değil ikameti esas alarak yeni oluşumun önemini yansıtır. İfade şekli; ‘’Herkes ikamet ettiği beldenin hemşerisidir. Hemşerilerin, belediye karar ve hizmetlerine katılma, belediye faaliyetleri hakkında bilgilenme ve belediye idaresinin yardımlarından yararlanma hakları vardır. Belediye, hemşeriler arasında sosyal ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi ve kültürel değerlerin korunması konusunda gerekli çalışmaları yapar.’’ şeklindedir. Bu anlamda Belediye Yetkililerine önemli görev düşmektedir, sorumluluklarını yerine getirmeli ve bütünleşme konusunda çaba göstermelidir.
Köydeki alışkanlıkların kentlerde sürdürülmesi olası değildir. Örneklerle açıklayalım: Artık; çöpünüzü, çekirdek kabuklarınızı, banka önündeki bankamatikten aldığınız makbuzları, suyunu bitirince pet şişeyi yerlere atamazsınız, çünkü köy onu özümser, benimser, sever (!), sindirir ve yutarken, kentte sevilmez, kaybolmazlar ve sonucunda hazmedilemeyerek kusulur.
Komşunuzun her durumunu bildiğinizden bağırarak, çağırarak veya yavaş konuşursunuz köyde, ama kentte belki yakınınızdaki bir evde yas vardır, hasta veya bebek vardır, bunları düşünmelisiniz bağırır-çağırırken.
Arabanızı köyde her yere park edersiniz ama kentte engelli yurttaşlarımıza ayrılan yerlere bırakamazsınız.
Köyde fazla kural yoktur ama kentte apartman kuralları uzun tecrübelere dayanarak yazılmıştır, uymak zorundasınız.
Bütün bunlar sevgi ve saygı denizinde yüzmekten geçiyor, yüzemezsek hep beraber boğuluruz, devamında da eğitim, sanat, bilim ve felsefenin ışığından faydalanmakta…
Ben bunları yazarken ne düşündüğümü soracak olursanız, umutsuzum, gözlerim görmek istemiyor, kulaklarım da duymak. Kaçırdık o fırsatı hem de çoktan, yine de yazdık…
Düşündüğümü değil yazdığımı dikkate alın, son paragraf hariç…














