Bir dönem Yeşilçam mahsülü Türk sinemasında aşk filmleri çoğunlukla zengin kız – fakir oğlan yada fakir kız – zengin oğlan konuları üzerine kurulu idi. Bir taraftan bu imkansız aşk üzerinden seyirci duygulandırılır diğer taraftanda toplumdaki sınıflar arasında ayrıma dikkat çekilir, sosyal adaletsizlik vurgusu yapılırdı. Fakir ama gururlu gencimizin düştüğü sevda ateşi ya karşı tarafın ailesinde ya da kendi ailesinde bir türlü kabul görmez ve işin sonu şu meşhur repliğe bağlanırdı: “Bizler ayrı dünyaların insanlarıyız.”
Toplumsal sınıfların en belirgin olduğu ve en keskin sınırlarla birbirinden ayrıldığı toplum hiç şüphesiz Hind toplumudur. ‘Kast sistemi’ olarak tanımlanan bu yapı içerisinde herhangi bir eşya kadar bile kıymet verilmeyen insanlar olduğu gibi her türlü lüks, şatafat ve dünya nimetlerinden faydalanmada sınır tanımayan insanlarda mevcuttur. İnancımızca reddedilen bu insan haysiyetine, eşref-i mahluk olarak yaratılan insana reva görülecek bir düzen değildir. İslam dininin nazil olduğu Arap coğrafyasında köle/cariye – efendi şeklinde kurumsallaşan sınıflar tabiri caizse ayet ile lağvedilmiş, Habeşistanlı köle(!) Bilal ile Mekke eşrafından Ebu Süfyan aynı statü ve haklara sahip sayılmıştır.
Peki insanlığın binlerce yıllık sorunu gibi görünen bu sosyal sınıf probleminin aşılabilmesi mümkün değil mi? Bunu başarabilen bir toplum yok mu?
Batı toplumlarında, gelişmiş ülkelerde sınıf ayrımının kısmen aşıldığını görebiliyoruz. İnsanların mesleği, maddi gelir düzeyinden ziyade kişilik özelliklerinin ön plana çıktığı ve bunlar üzerinden değer verildiği gözlemlenebilir.
Aslında bütün ideolojiler insanlar arasındaki sosyal adaletsizliği ortadan kaldırabilmeyi toplumdaki tüm fertlere daha müreffeh ve dünya nimetlerinden eşit şekilde faydalanabileceği adil bir sistem kurmayı amaç edinir. Fakat her sistem zaman içerisinde bozulmuş, kendi elitini oluşturmuştur. George Orwell Hayvan Çiftliği kitabında bunu ‘çiftilikteki bütün hayvanlar eşittir ama domuzlar biraz daha eşittir’ şeklinde anlatmıştır.
Kıymeti pek bilinmeyen Türk aydınlarından rahmetli Cemil Meriç üstadın aşağıdaki ifadeleri son derece önemlidir:
“Hiçbir ‘izm’ insanı kuduzlaştırmaz. Hiçbir ideoloji cinayet fetvacısı değildir. Ama ‘izmler Tanrı’yı paranteze alan medeniyetlerin dünya işlerini düzenlemek için tertipledikleri mufassal birer reçete. Vahye dayanan bir dünyaya hitap etmezler.”
“insanlar sevilmek için yaratıldılar, eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmalarıdır.”
Maddeye insandan daha az değer verilen ve vahye dayanan bir toplum inşa etmek gayemiz olsun. İnsanların daha mutlu ve huzurlu yaşayacağı bir dünyanın formülü kanımca buradan geçiyor.















