Beethoven’ın ilk sekiz senfonisinin dokuzuncu ve sonuncu senfoni için bir hazırlık hatta önsöz niteliğinde olduğu değerlendirilir. Bazı tarihçiler cihan devleti Osmanlı’yı da benzer şekilde değerlendirmiş, Osmanlı Devletine kadar kurulan Türk devletleri ebed müddet devlet silsilesinin en muhteşem halkasının önsözü, hazırlığı olarak kabul edilmiştir. Binlerce yıllık tarihi tecrübe, kültürel akıl ve devreden bazı toplumsal travmalar, bugün kardeş katline cevaz verilmesi gibi birçoğumuzun anlamakta ve kabul etmekte zorlandığı yasalar koymada, önceki devlet geleneklerinde örneği almayan kurumlar tesis etmede etkili olmuştur.
Bununla birlikte Osmanlılar, bazı Oğuz ve Selçuklu geleneklerini, idari adetleri de aynen sürdürmüştür. Bunlardan biri de padişah yetiştirme usulüdür.
Şehzade yedi-sekiz yaşlarına gelince yanına padişahın ilmine, tecrübesine, karakterine itimat ettiği birisi verilir, ‘Lala’ denilen bu adamla beraber şehzade bir vilayetin valiliğine tayin edilirdi. Şehzade vilayetinde lalasının kontrolü altında zamanın ilimleri ve savaş teknikleri ile donanır, memleketin sevk ve idaresine alıştırılırdı. Bir savaş sırasında eyaletindeki askerler ile birlikte orduya katılır padişahın komuta ettiği merkezi orduda cenah kumandanlığı görevini ifa eder savaş tecrübesi edinirdi. Böylece padişah olacak kimse daha küçük yaştan itibaren memleket idaresine alıştırılır, zamanın ilimleriyle donatılırdı. Şehzade, vakit gelip de tahta çıktığında staj mahiyetinde geçen bu sürenin sonunda acemilik çekmeden devlet işlerini yürütürdü. Bu şekilde yetişen padişahlar gerek devlet adamı yetiştirmede gerekse istihdam edecekleri adamları seçmede yüksek isabet kaydetmiş, başarılı olmuşlardır.
17.yy başında 1. Ahmet bu usulü terk etmiş, şehzadeler sarayda ‘Şehzadegân’ mektebinde eğitim görmüşlerdir. Ömürleri sarayda adeta hapis hayatı yaşayarak geçen şehzadeler öldürülme korkusu, padişah eşleri arasındaki çekişmeler ve saray entrikaları arasında çekingen, mütereddit ve tecrübesiz adamlar olarak büyümüşler, bunun doğal bir sonucu olarak da işbaşına geçtiklerinde devlet işleri sarsılmıştır. Bu süreçte akli melekeleri yerinde olmayan veya çocuk yaşta bazı şehzadelerin tahta oturduklarını biliyoruz.
18.yy’da 'Kaht-ı Rical' terimiyle ifade edilmeye başlanan devlet adamı kıtlığı Osmanlı Devletinde idari zafiyete ve en nihayet çöküşe sebep olmuştur.
Kaht-ı rical sorunu birkaç münferit örneği istisna kabul edersek cumhuriyet döneminde de aynen devam etmekte, yüzyılı aşkın demokrasi tecrübesinde Türk Devleti bir sistem kuramamanın sancılarını yaşamaktadır. 21. Yüzyılı hedeflediğimiz gibi Türk Yüzyılı yapmanın önündeki en büyük engelde yine bu devlet adamı kıtlığı olarak görünüyor . Bununla birlikte yeise kapılmadan milli hedefler için uğraş vermek, mücadele etmek tarihin üzerimize yüklediği bir görevdir. Yarın elbet bizim, elbet bizimdir, gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir. Sefer bizden, zafer Allah’tan …















