Bugün yaşanan tartışmayı yalnızca bir parti içi ayrışma ya da yeni bir siyasi organizasyon girişimi olarak değerlendirmek eksik kalacaktır. Çünkü mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal geleceğinden çok daha geniş; Cumhuriyet’in kurucu siyasal hafızası, laik demokratik devlet anlayışı ve Türkiye’nin modernleşme çizgisiyle doğrudan ilişkilidir.
“Yeni Parti” fikrinin ortaya çıkışını hazırlayan siyasal iklimin oluşmasında iktidarın izlediği politikaların belirleyici olduğu açıktır. Ancak asıl sorgulanması gereken husus, bu sürecin yalnızca mevcut siyasal dengeleri değiştirmekle sınırlı kalmayıp Cumhuriyet’in en köklü siyasal geleneğini dönüştürmeye yönelik stratejik sonuçlar doğurup doğurmayacağıdır.
Siyaset biliminde parti isimleri yalnızca teknik tercihler değildir; tarihsel aidiyetin, ideolojik sürekliliğin ve toplumsal hafızanın taşıyıcılarıdır. Bir partinin adı, onun hangi siyasal geleneğin devamı olduğunu topluma anlatan en güçlü sembollerden biridir.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde Halkçı Parti, SODEP, SHP ve DSP farklı dönemlerde ortaya çıkmış olsa da hiçbirisi Cumhuriyet’in kurucu değerleriyle bağını kopardığını iddia etmemiştir. Her biri, sosyal demokrasi ya da demokratik sol ekseninde aynı tarihsel damarın farklı temsil biçimleri olarak var olmuştur.
“Yeni Parti” adı ise bambaşka bir siyasal iddiayı içinde taşımaktadır. Çünkü “yeni” kavramı yalnızca örgütsel bir değişimi değil, tarihsel bir kopuşu da ifade eder. Bu nedenle mesele yeni bir parti kurmak değildir; Cumhuriyet Halk Partisi’nin temsil ettiği tarihsel ve ideolojik sürekliliğin yerine farklı bir siyasal kimlik inşa etme girişimidir.
Bugün bu oluşumun kimi çevrelerce “ideolojisiz merkez parti”, kimi çevrelerce “yeni sosyal demokrasi”, kimi çevrelerce “ANAP modeli”, kimi çevrelerce ise “merkez sağa açılan Atatürkçü hareket” olarak tanımlanmaya çalışılması tesadüf değildir. Ortak özellikleri, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yüz yılı aşan tarihsel kimliğini muğlaklaştırmalarıdır.
Cumhuriyet Halk Partisi yalnızca bir seçim organizasyonu değildir. O, Kurtuluş Savaşı’nın siyasal örgütlenmesinin devamıdır; Cumhuriyet devrimlerinin kurumsal hafızasıdır; laik hukuk devletinin, parlamenter geleneğin, kamuculuğun ve sosyal adalet arayışının tarihsel taşıyıcısıdır. Bu nedenle CHP’nin zayıflatılması ya da tarihsel referanslarının silikleştirilmesi, yalnızca bir siyasi partinin güç kaybetmesi anlamına gelmez; Cumhuriyet’in kurucu felsefesinin toplumsal etkisinin aşındırılması sonucunu doğurur.
Bu nedenle bugün yürütülen tartışmayı sadece “yeni bir parti kuruluyor” başlığı altında okumak yeterli değildir. Esas tartışma, Türkiye’nin kurucu siyasal ekseninin korunup korunmayacağıdır.
Cumhuriyet’in kurucu partisini tarih sahnesinden silmek ya da onu tarihsel kimliğinden uzaklaştırarak yeni bir siyasal forma dönüştürmek isteyen her girişim, aslında yalnızca CHP’yi değil; Cumhuriyet’in ortak hafızasını, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasal mirasını ve Kuvâ-yı Milliye ruhunu hedef almaktadır.
Atatürkçülük, yalnızca belirli günlerde anılan semboller bütünü değildir. O; tam bağımsızlık, halk egemenliği, laik hukuk devleti, üretim ekonomisi, bilimsel eğitim ve ulusal egemenlik ilkelerinin bütünüdür. CHP’nin tarihsel misyonu da tam olarak bu değerlerin siyasal temsilini sürdürmektir.
Dolayısıyla bugün “Yeni Parti” tartışması üzerinden yürüyen süreç, yalnızca örgütsel bir yeniden yapılanma olarak görülemez. Bu süreç aynı zamanda Cumhuriyet’in siyasal hafızasının yeniden tanımlanması girişimidir. Tarihsel süreklilik koparıldığında yalnızca bir parti adı değişmez; toplumun geçmişle kurduğu bağ da zayıflatılır.
Benim itirazım kişilere değildir. Benim itirazım, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin, Atatürk’ün siyasal mirasının ve CHP’nin tarihsel kimliğinin zamana uydurma gerekçesiyle aşındırılmasına yöneliktir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin varlık nedeni yalnızca seçim kazanmak değildir. Onun asli görevi, Cumhuriyet’i yaşatmak, demokrasiyi güçlendirmek, sosyal devleti büyütmek ve Türkiye’yi çağdaş uygarlık hedefinden uzaklaştıracak her girişime karşı tarihsel sorumluluğunu yerine getirmektir.
Bu nedenle bugün verilmesi gereken mücadele, yalnızca bir parti mücadelesi değildir; Cumhuriyet’in kurucu felsefesini, Atatürk ilke ve devrimlerini ve Türkiye’nin ortak demokratik hafızasını koruma mücadelesidir. Çünkü Cumhuriyet’i yaşatan yalnızca kurumlar değil, o kurumların temsil ettiği tarihsel bilinçtir. O bilinç zayıfladığında kaybeden sadece bir siyasi hareket değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak geleceği olacaktır.















