Cumhuriyet Halk Partisi’nin uzun yıllardır süren iktidar arayışı, yalnızca seçim sonuçları üzerinden okunabilecek bir hikâye değildir. Bu hikâye, Türkiye’nin sosyolojisini, değişen seçmen davranışlarını ve Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında muhalefetin nasıl bir siyaset üretmesi gerektiğini sorgulayan çok daha derin bir tartışmadır.
Son yıllarda CHP içinde en çok konuşulan başlıklardan biri Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyaset anlayışı oldu. Kimileri onu yalnızca seçim sonuçlarıyla değerlendirdi; kimileri ise Türkiye siyasetinin en zor dönemlerinden birinde partiyi dönüştürmeye çalışan bir lider olarak gördü. Oysa bugün asıl sorulması gereken soru geçmişi yargılamak değil, geleceği inşa etmektir.
Çünkü değişen yalnızca CHP değildir.
Türkiye değişmiştir.
Seçmen değişmiştir.
Siyasetin dili değişmiştir.
Ve buna bağlı olarak CHP’nin de yeni bir vizyona ihtiyacı vardır.
2002 yılında AKP iktidara geldiğinde toplumun önemli bir bölümünde yaşam tarzına ilişkin ciddi kaygılar oluşmuştu. Laiklik, Cumhuriyet değerleri ve modern yaşam biçiminin geleceğine ilişkin endişeler, özellikle kentli ve seküler kesimleri CHP etrafında daha güçlü biçimde birleştirdi.
Ancak zaman içerisinde Türkiye’nin öncelikleri farklılaştı.
Bugün seçmenin gündeminde yalnızca yaşam tarzı tartışmaları yoktur.
Ekonomik kriz, gelir dağılımındaki adaletsizlik, eğitim sistemi, hukuk devleti, liyakat, gençlerin gelecek umudu, çevre sorunları, göç politikaları ve kurumsal güven kaybı artık çok daha belirleyici başlıklardır.
Bu nedenle CHP’nin geleceği, yalnızca kendi seçmeninin hassasiyetlerini tekrar etmekle kurulamaz.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel sorunu da tam burada başlamaktadır.
Parti, kendi tabanını büyük ölçüde koruyabilmektedir. Ancak Türkiye’nin çoğunluğunu oluşturan farklı toplumsal kesimlerle kalıcı güven ilişkisi kurmakta uzun yıllardır zorlanmaktadır.
Bu durum yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu dönemine ait değildir.
Bu, yaklaşık yetmiş beş yıllık tarihsel bir gerçekliktir.
Kılıçdaroğlu’nun en önemli siyasal tespiti de aslında buydu.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde yüzde elli artı bire ulaşmanın yolu yalnızca CHP seçmeninden geçmiyordu.
Muhafazakâr seçmene…
Merkez sağa…
Milliyetçilere…
Kürt seçmene…
Kararsızlara…
Cumhuriyet’in ortak geleceği üzerinden ulaşabilmek gerekiyordu.
Altılı Masa tam da bu matematiğin ürünüdür.
Evet…
Sonuç başarıyla bitmedi.
Ancak başarısızlığı belirleyen yalnızca seçim sonucudur diyerek bütün stratejiyi değersiz ilan etmek de sağlıklı bir siyasal analiz değildir.
Çünkü bugün aynı soru hâlâ bütün ağırlığıyla CHP’nin önünde durmaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi tek başına yüzde elli artı bire nasıl ulaşacaktır?
Yerel seçim başarısı önemliydi.
Toplumda umut oluşturdu.
Ancak yerel seçimlerin matematiği ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin matematiği aynı değildir.
Bir belediyeyi yüzde otuz beş ya da kırk oyla kazanabilirsiniz.
Fakat Türkiye’yi yönetebilmek için toplumun yarısından fazlasının güvenini almak zorundasınız.
İşte bu nedenle CHP’nin yeni vizyonu, yalnızca parti içi değişim üzerine kurulamaz.
Asıl değişim, toplumla kurulan ilişkinin niteliğinde gerçekleşmelidir.
CHP artık yalnızca iktidarı eleştiren bir parti olmaktan çıkmalı; Türkiye’nin bütün renklerini ortak bir gelecek fikrinde buluşturabilecek kapsayıcı bir devlet vizyonu ortaya koymalıdır.
Cumhuriyetçilik yeniden güçlü kurumlar demek olmalıdır.
Halkçılık yalnızca slogan değil; gelir adaleti, fırsat eşitliği ve sosyal devlet olarak somutlaşmalıdır.
Devletçilik, çağdaş üretim ekonomisini ve stratejik sektörleri destekleyen akılcı bir kalkınma modeliyle yeniden yorumlanmalıdır.
Laiklik, yaşam tarzlarının çatışma alanı değil; herkesin inanç ve özgürlüğünün güvencesi olarak anlatılmalıdır.
Milliyetçilik, ayrıştıran değil; ortak vatandaşlık bilincini güçlendiren kapsayıcı bir anlayış hâline gelmelidir.
Ve demokrasi yalnızca seçim kazanmak değil; hukukun üstünlüğünü, liyakati ve hesap verebilirliği kurumsallaştırmak anlamına gelmelidir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni vizyonu, yalnızca “AKP gitsin” söylemi üzerine kurulamaz.
İktidar talibi olan bir parti, yerine ne koyacağını toplumun her kesimine güven verecek şekilde anlatmak zorundadır.
Bugün seçmen, öfkeden çok güven arıyor.
Kutuplaşmadan çok istikrar arıyor.
Kimlik tartışmalarından çok adalet istiyor.
İdeolojik sloganlardan çok hayatına dokunacak çözümler bekliyor.
Bu nedenle CHP’nin önündeki en büyük görev, kendi mahallesini daha fazla konsolide etmek değil; bugüne kadar hiç oy vermemiş insanlara ulaşabilecek yeni bir siyasal dil geliştirmektir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortaya koyduğu en önemli vizyon belki tam da burada aranmalıdır.
Farklılıkları aynı masa etrafında buluşturabilme cesareti…
Siyaseti yalnızca kimlikler üzerinden değil, uzlaşma zemini üzerinden okuyabilme iradesi…
Toplumun birbirine benzemez kesimlerini ortak demokrasi hedefinde bir araya getirme çabası…
Eksikleri elbette tartışılabilir.
Hataları da konuşulabilir.
Ancak bu yaklaşımın temelinde yatan sosyolojik gerçeklik bugün hâlâ geçerliliğini koruyor.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceği, kendi seçmenine daha yüksek sesle konuşmasında değil; kendisine hiç oy vermemiş vatandaşın kapısını çalabilmesinde yatıyor.
Çünkü iktidarın yolu, yalnızca haklı olmaktan geçmez.
İkna edebilmekten geçer.
Ve siyasette en büyük başarı, kendi mahallenden alkış almak değil; sana hiç inanmamış insanlara güven verebilmektir.
Cumhuriyet Halk Partisi, ikinci yüzyılında gerçekten iktidar olmak istiyorsa, geçmiş tartışmalarına sıkışmadan ama geçmişin doğru derslerini de unutmadan yeni bir toplumsal sözleşme ortaya koymalıdır.
Kılıçdaroğlu döneminin en güçlü mesajı olan kapsayıcılığı koruyan; fakat bunu daha güçlü bir ekonomik program, daha somut bir devlet vizyonu ve daha geniş toplumsal güvenle destekleyen bir siyaset anlayışı, CHP’nin önündeki en gerçekçi yol olarak durmaktadır.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca değişen isimler değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, toplumun tamamına umut verebilen yeni bir siyasal vizyondur.















